Monday, October 15, 2007

Yatağan VS Katana

Yatağan, Osmanlı döneminde yaygın olarak 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar kullanılmış meşhur ve etkili bir tür kılıç. Yabancılar arasında Türk Kılıcı, halk arasında Kulaklı olarak da bilinir. Kılıcın ağırlık merkezi, kılıç yapımında Türk eğrisi olarak bilinen açısı ve ideal vuruş şekli diğer kılıçlardan farklı olduğu için kullanımı zordur. Ama iyi kullanan birinin elinde tahrip ve keski gücü, çağdaşı kılıçlardan çok yüksektir. Sırplar arasında da 19. yüzyılda ulusal kılıç haline gelmiştir.

Yataghan

Yatağanlar, herhangi bir kılıcın savunma ve saldırı görevini yapmakla beraber biçim, yapı ve ölçü yönünden birçok farklılık taşır. Beyaz veya siyah kemik, fildişi, ahşap ya da boynuzdan yapılan kabzanın baş kısmı iki geniş kulak şeklinde sağa ve sola ayrılır. Bunlar yatağanın hamle sırasında elden çıkmasını önledikleri gibi silaha ayrı bir estetik görünüm verir. Bu görünüm nedeniyle halk arasında Kulaklı diye adlandırılır.

Namlunun eğimine paralel eğim yapan kab za başı hafifçe içeri kıvrılarak tutulduğunda eli kavrayan bir tırnak meydana getirir, balçak bulunmazdı. Bir “Y” harfi meydana getiren kabza enli ve kalın bir metal bilezik altında namlu ile birleşir, namlu kabza içinde baş kısma kadar uzanırdı. Yatağanlarda namlu bildik kılıçlara göre daha kısa olur ve onların aksine iç bükey kenar keskin, dış bükey kenar düz olurdu. Dışbükey kenarda genellikle demir, keskin olan iç kenarda ise çelik kullanılırdı. En önemli özelliği, palalarda olduğu gibi eğimin uzun olan kenarının değil aşağı bakan ters kısmının keskin olmasıdır.

Osmanlı’da yeniçerilerin, piyadelerin ve leventlerin kullandığı bir silah olan yatağan kını içerisinde belde, kuşağa veya silahlığa sokulmuş olarak taşınırdı. Boyları 60-80 cm. arasındadır. Yatağanlar ve yatağan kınları üzerinde de kılıçlarda olduğu gibi çeşitli bitkisel geometrik motifli süslemeler yapılmış, kartuşlar içerisinde kitabelere yer verilmiştir. Süslemede daha ziyade gümüş, altın ve kıymetli taşlar kullanılmıştır. Kitabelerde kullanılan yazılar, hat sanatı açısından kılıçlarda olduğu gibi yüksek seviyede değildir. Özellikle ucuz ve adi yatağanlarda herhangi bir zanaatkârlık görülmez, yazılar özensiz, çoğu zaman yanlış yazılırdı. Yatağan'da motifler ve yazılar bazen bir şiir bazen bir özlü söz olmakla beraber çoğunlukla ayetler, kılıcın sahibinin ismi, dualar ve kılıcı yapan ustanın mührü ile yapım tarihi görülmektedir. Dua olarak genellikle "Ya Muhammed kıl şefaat" yazıldıktan sonra kılıç sahibinin ismi geçerdi. Üzerlerinde çoğunlukla kan oluğu da bulunurdu. Yatağanın ağzının çok keskin olmasından dolayı zamanla bir kullanım kültürü gelişmiştir. Örneğin yatağan sahibi, karşısındaki kişi zayıf ise yatağanın keskin ağzı ile değil de kesmeyen sırtı ile müdahale ederdi.

Yatağan’ın namlu motifleri kılıcın üzerine işlenirken genellikle iki yöntem kullanılırdı: İlk yöntemde, kakma sanatıyla motifler yapıldıktan sonra oluşan boşluklar erimiş altın veya gümüşle doldurulur, son olarak yüzey taşlanarak düzgünleştirilirdi. Ancak bu yönteme az rastlanılır, motifler genellikle gümüş olduğundan ikinci yöntem uygulanırdı. Bu yöntemde istenilen motifin şekli ince bir gümüş tele verildikten sonra kılıcın üzerine işlenirdi.

Dünyanın en iyi silah müzelerinin vitrinlerini süsleyen Yatağan, Yeniçeri birliklerinin ve deniz piyadelerinin (Levent) vazgeçilmez kadro silahı olarak yakın dövüşteki üstün avantajları ile tanınıyor.

Şairlere ilham kaynağı olan kılıçtan şiirler şöyle bahseder;

‘*Senin yatağanınla ölen, çabuk ve mutlu ölür*.. şarapla mı dövdün çeliğini…”

KATANA

Japon samurayı tarafından kullanılan, geleneksel tek-yönlü, kıvrık kılıç çeşididir. Vakizaşi veya şoto ile ya da tanto ile eş olarak bilinen katana, buşi sınıfı savaşçılar olan bukeler tarafından kullanılırdı. İki silah beraber olduğunda büyük-küçük anlamına gelen dayişo olarak adlandırılır ve samurayların kişisel onur ve sosyal gücünü temsil ederdi. Uzun kılıç açık alanda yapılan dövüşlerde kullanılırken kısa kılıç yan silah olarak taşınır ve saplama amacıyla ya da yakın dövüşlerde (örn: içeride) ve seppuku için kullanılırdı.

katana

Kın (鞘 saya) ve el siperi (鍔 suba ), özellikle Edo döneminin son yıllarında özel olarak tasarlanan sanat eserleriydi ve karmaşık bir dizayna sahipti.

Asıl olarak kesmek için kullanılmasına rağmen hafif eğriliği sayesinde etkili bir saplama silahı olarak da kullanılabilir. Çift elle tutulacak şekilde tasarlanmış olsa da bazı eski Japon dövüş teknikleri en azından bir ya da iki tek-el tekniği içerir.

Bütün Japon kılıçları bu metoda göre üretilmiştir ve görünüşte bir bakıma benzerler. Farklı kılıçları birbirinden ayıran en belirgin özellik uzunluklarıdır. Japon kılıçları şaku birimine göre ölçülür (1 şaku = yaklaşık 30,3 cm ya da 11,93 inç; 1891’den itibaren şaku tam olarak 10/33 metre olarak tanımlanır, ama daha eski bilgiler bu değerden az da olsa sapmalar gösterebilir). Daha kesin ölçüm için, “sun”, “bu”, ve “rin” (sırayla şaku’nun onda biri, yüzde biri ve binde biri) kullanılabilir.

    * Kesici kısmı 1 şakudan (30 cm) kısa olanlar tanto (bıçak) olarak adlandırılır.
    * Kesici kısmı 2 şakudan kısa fakat 1 şakudan uzun olanlar (30-61 cm) şoto (kısa kılıç) olarak adlandırılır, vakizaşi ve kodaçi buna dahildir.
    * Kesici kısmı 2 şakudan (61 cm) uzun olanlar dayto ya da uzun kılıç olarak bilinir. Bu katananın dahil olduğu gruptur. Fakat katana terimi sık sık yanlış kullanılmaktadır. Bir kılıç eğer obi adı verilen bir kuşak ile yukarıya doğru bakacak şekilde asılmışsa katanadır (bu katanalar bıçak uzunluğu maksimum 65 cm olanlardır). Eğer kemerden bir şeritle bağlı ise buna taçi adı verilir. (bu katanalar bıçak uzunluğu maksimum 75 cm olanlardır).

Katana, vakizaşi ve tanto

    * Anormal derecede uzun bıçaklar (3 şaku ya da 90 cm’den uzun olanlar) genellikle sırtta çapraz taşınır ve ödaçi ya da nodaçi olarak adlandırılır. Ödaçi bazen katana yerine de kullanılır.

Çisa-katana sadece kısa katanadır. Bir katana 2 şakudan uzundur. Ne var ki, çisa-katana, uzunluğu 1 ve 2 şaku arasında olan vakizaşiden uzundur. Genellikle uzun boylular için katana ve daha kısaları için vakizaşi yapılmaya başlandığından beri çisa-katanalar ender görülmeye başlanmıştır. Çisa-katanalar için söylenen en bilindik şey, bıçaklar arasında bir benzeri olmayan kısa katanalar olmalarıdır. Genelde Buke-Zukuri yöntemiyle yapılmışlardır.

Avrupa kılıçlarıyla kıyaslama

Katanaların Avrupadaki kılıçlara göre çok üstün olduğu genel ve yaygın bir inanıştır. Bu inanış FRP oyunlarında ve birçok filmde sıkça gündeme getirilmiştir. Fakat bu iddialar, çoğunlukla Avrupa kılıçlarının rolü ve üretim şekli hakkındaki yanlış anlamalardan ve en kötüleriyle kıyaslama yapılmasından kaynaklanır.

Japonya demir açısından fakir bir ülke olduğu için kılıç yapmak pahalı bir girişimdi. Kaynaklar kısıtlıydı ve bir kılıcı gücünün yettiği malzemeyle yapmak demircinin bu işe ilgisine bağlıydı. Avrupa’da da üstün kılıç ustaları vardı, İspanya Toledo’da yapılan çelik kılıçlar, Japonya dışında yapılan efsanevi kalitedeki kılıçlara bir örnektir. Fakat demirin kolay bulunabilir olması, yüksek sayıda kaliteli silahın ucuza mal edilmesini sağlamıştır. Avrupalılar, pahalı ve ucuz kılıçlar arasında seçim yapma şansına sahipken, Japonlar pahalı kılıçlar ya da daha az pahalı kılıçlar ve kılıç üretmemek arasında seçim yapmak zorundaydı.

Japon kılıçlarının katlanması, tüm kılıcın değerlenmesini sağlamakla kalmaz, kalitesi düşük demire sahip olan bir ülkede demirin içindeki fazlalıkların ayrılarak kılıç yapılmasını mümkün kılar. Eğer başlamak için daha iyi demiriniz ya da metali eritme imkânınız varsa buna gerek yoktur. Üretim esnasındaki dövme metodu sayesinde katana, çok sert martensit bir uç kısım ile yumuşak fakat esnek perlit bir orta kısım ve gövdeye kavuşur. Düz kenarlı bir kılıçta olmayan fevkalade çarpışma direncine ve keskinliğe sahip olmasını sağlar. Geleneksel olarak üretilmiş bir katananın 9 mm çapındaki bir silahla karşı karşıya kaldığında zarar görmeden etkiyi karşılayabildiği görülmüştür. Kurşun ikiye bölünmekte ve katana 50 kalibrelik ağır makineli silahtan çıkan 7 direkt vuruşa parçalanmadan dayanmaktadır. Ayrıca, silahla ateş edilmeden önce demir kesme makinesine karşı da kesilemez olduğunu kanıtlamıştır. Bu başarılar, kılıcın sert fakat esnek olan martensit/perlit yapısından kaynaklanır.

Kaynak: Wikipedia

Sunday, October 14, 2007

Tavla mı Satranç mı ?

Satrançtaki en önemli taşın Şah olduğunu hepimiz biliyoruz. Peki, işi gücü kaçmak olan bu karaktersiz taşın ne diye bu kadar değerli olduğunu hiç düşündünüz mü? Cevabı bulmak için önce oyunun mantığını kavramak gerekiyor. Bildiğiniz gibi bardaklar 2 ana kısımdan meydana gelir: Dolu taraf ve boş taraf. Ve satrancın mantığı, bardağın hangi kısmına baktığımıza göre değişir. Zira satrancın doğuşu buna harikulade bir örnektir. Çünkü bir tarafta Ordu olmadan sen bir hiçsin demek amacıyla satrancı yaratıp kralına hediye eden Hintli rahip, öbür taraftaysa bu ince göndermeyi Ben olmadan ordu bir hiçtir olarak algılayıp oyunu çok seven Hint kralı sözkonusudur. Oynadığımız her satrancın, aslında bu rahip ve kral arasındaki çok eski restleşmenin bir canlandırması olduğunu söylemek yanlış olmaz. Dolayısıyla satrancın mantığı, rahip ya da kral olmanıza bağlıdır. Satranç ikilemler oyunudur ve kendi paradokslarını yaratır. Zaten 2 kişi arasında oynanan bir oyun olması da tesadüf değildir. Bir taraf saldırırken öteki taraf savunur ancak tüm yollar tekrar savunmaya çıkar. Çünkü saldıranın esas amacı, karşı tarafın Şah'ını kıstırıp orduyu dağıtmak, yani olası saldırıları önlemek, yani kendi Şah'ı için en iyi savunmayı yapmaktır. Bu yüzden satrançta kazanmak yoktur. Sadece eşeğini kaybeden onu geri bulmuştur. Bu özelliğiyle bir savaş oyunu olan satranç, tarihin tüm savaşlarını içinde barındıran bir felsefe gibidir.

Tavla ise satranca tepki olarak doğmuştur. Satrancın tüm düşünsel inceliklerine karşın ben tavlayı daha gerçekçi, daha hayattan buluyorum. Sebebi ise yine tavlanın doğuşunda gizli. Her şey, bir başka Hint kralının nispet olsun diye Fars imparatoruna satrancı göndermesiyle başlar. Satranç henüz evrensel olmamıştır ve kimse nasıl oynandığını bilmez. Satrancın içinde bir de not vardır: Kim daha bilge, kim daha düşünür, kim daha zekiyse o kazanır. İşte hayat böyledir.. Fars imparatoru, alim olan vezirinden bu oyunu çözmesini ister. Haftalarca uğraşan vezir nihayet oyunu çözer ve bunu imparatoruna anlatır. İmparator oyunu beğenir beğenmesine, ancak bir eksiklik gözüne çarpar. Vezirinden bu eksiği de kapatan, satrançtan daha üstün bir oyun yaratmasını emreder. Zavallı vezir yine haftalarca uğraşarak zaman kavramından esinlendiği tavlayı kurgular. Senenin birliği olarak tavla 1 tanedir. Karşılıklı 6'şar hane ise 12 ayı temsil eder. Günleri simgeleyen pullar 30 tanedir ve toplamdaki 24 hane günün saatlerine karşılık gelir. Başka hesaplamalarla daha küçük zaman birimlerine kadar inilir. İmparator bu oyunu Hint kralına yollar. İçindeki not ise şöyledir: Haklısın. Kim daha bilge, kim daha düşünür, kim daha zekiyse o kazanır. Tabi eğer şans yüzüne gülerse! İşte asıl hayat böyledir..

Ug Büyük Reis...

Son ırmak kirletilip, son ağaç kesildiğinde ve son balık tutulduğunda beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak...